Çocuklar Sözlerimizi Değil, Adımlarımızı Takip Eder: Sosyal Öğrenmenin Gücü

Doğadaki diğer canlılara kıyasla insan yavrusu, hayata en hazırlıksız ve en uzun süre bakıma muhtaç şekilde başlayan canlıdır. Bir tay doğduktan birkaç saat sonra ayağa kalkıp koşabilirken, bir bebeğin kendi başına hayatta kalabilecek donanıma erişmesi yıllar alır. Peki, evrimsel açıdan büyük bir dezavantaj gibi görünen bu uzun bağımlılık süreci aslında ne işe yarar?
Cevabı basit ama muazzamdır: İzlemek, kopyalamak ve kültüre entegre olmak.
Çocukluk dönemi, aslında kocaman bir gözlem ve veri toplama kampıdır.
İnsan beyni, bu uzun bakım sürecini hayatta kalma stratejilerini öğrenmek için kullanır ve bunu yaparken kullandığı en temel araç “sosyal öğrenme”dir.
Görünmez Bağ: İzleyerek Öğrenmek
Sosyal öğrenme, sadece bize doğrudan öğretilenleri değil, etrafımızda akıp giden hayatı gözlemleyerek edindiğimiz bilgileri kapsar. Albert Bandura’nın ünlü Sosyal Öğrenme Kuramı bize şunu söyler: Çocuklar, yetişkinlerin sadece ne yaptıklarını kopyalamakla kalmaz, aynı zamanda o davranışın sonucunda ne olduğunu da kaydederler.
Gelişim psikolojisi bu durumu “aşırı taklit” kavramıyla da açıklar. Bir çocuk, ebeveyninin bir problemi çözerken yaptığı gereksiz görünen ritüelleri bile harfiyen taklit eder. Çünkü çocuğun ilkel beyni için bir gruba ait olmanın, güvende kalmanın ve dünyayı anlamlandırmanın tek yolu, o grubun (ailenin) kurallarını ve tepkilerini eksiksiz içselleştirmektir.
Süngerin “Ahlak Filtresi” Yoktur.
Evrimsel adaptasyonumuzun bize sunduğu bu kopyalama mekanizmasının ne yazık ki bir ‘doğru-yanlış’ veya ‘ahlak’ filtresi yoktur. Hayatta kalmak için etrafındakileri izlemeye programlanmış bir çocuk beyni; şefkati, problem çözme becerisini veya sabrı sünger gibi emerken, evdeki stresi, öfke patlamalarını, kaygıyı ve sınır ihlallerini de aynı hızla repertuvarına katar.
Eğer bir ebeveyn trafikte sinirlendiğinde bağırarak tepki veriyorsa, çocuk sadece o anki öfkeyi kopyalamaz; “kriz anlarında bağırarak hak aranır” kuralını sosyal olarak öğrenir. İlk fırsatta kendi oyununda, kardeşiyle çatışmasında veya bir arkadaş ilişkisinde bu senaryoyu sahneler. Biz ona binlerce kez “binlerce kez” arkadaşlarına bağırma” desek de, o kelimelerimizi değil, kriz anlarındaki eylemlerimizi referans alacaktır.
Oyun Odasında ve Günlük Hayatta Gördüklerimiz (Yansımalar)
Çocukların oyunları, ebeveynlerinden öğrendikleri sosyal senaryoların laboratuvarı gibidir. Sorunlar karşısında çözüm odaklı ve sakin kalabilen bir ebeveynin çocuğu, oyuncak arabasının tekerliği koptuğunda onu tamir etmeye veya farklı bir şekilde oynamaya çalışır.
Ancak tahammülsüzlüğün ve yüksek stresin modellendiği bir evde büyüyen çocuk, o oyuncağı bir köşeye fırlatıp öfke krizine girmeye çok daha yatkındır.
Burada ebeveynlere düşen en büyük rol, mükemmel olmaya çalışmak değil, onarımı ve duygu regülsayonunu modellemektir. Hata yaptığınızda özür dilemeniz, öfkelendiğinizde derin bir nefes alıp sakinleşmeyi beklemeniz, çocuğunuza verebileceğiniz en güçlü sosyal öğrenme dersidir.
Unutmayın; çocuklarımız her an kayıttadır. Onlara dünyayla nasıl başa çıkacaklarını anlatmak yerine, dünyayla nasıl başa çıktığımızı göstermek, evrimsel mirasımızın bize sunduğu en etkiliebeveynlik aracıdır.
MUSTAFA KÖROĞLU
PSİKOLOG/AİLE DANIŞMANI